
Bu aralar dünyayı her zamanki bilimsel, araştırmacı gazeteci, meraklı gözlerimle izleyemiyorum. Daha çok japone kısık gözler ve güneş gözlüğü ardına saklanma modundayım ki, modumu seveyim, bi de kırmızı şarabı, herneyse...
Bu ay çıkan Vogue dergisi, cebren ve hile ile benim de evime girdi. Onca sanatsal yayın arasında kendine uygun bir yer edinemeyip kanepenin altına kaçana kadar, içinden üj-bej kuple yazı okumayı bile becerdim. Ki bu kuşkusuz, genç kızların tartışmasız wannabe'si, özgür kız, reklamın kraliçesi Nil hanımın yazısıydı.
Aklımda kaldığı kadarıyla yazı şöyle başlıyor;
"New York'tayım, 5. cadde'de, üstümde pembe tütü eteğim, koşuyorum. Yağmur yağıyor ve kendimi çok özgür hissediyorum. Hayatımda ilk kez ailemden bu kadar uzağım. O New York günlerim olmasaydı ben özgür kız olamazdım."
Bunun Leşo Deniz versiyonu geliyor hemen aklıma, aşağı yukarı şöyle bişey;
"Kadıköy otobüs yazıhanelerinin önündeyim. Üstümde yapay deri ceketim, daha da fenası grunge tarzı oduncu gömleğim. Koşuyorum. Hayatımda ilk kez ailemden bu kadar uzağım ve Haydarpaşa gibi bi yapıyla karşılaşmışım. Kendimi köylü hissederek, binaya doğru ilerliyorum. O sırada Yazıcıoğlu'ndan fırlayan kopya CD'ciler önümü kesiyor; "Abla cüceli var, zencili var..." İşte o günlerim olmasaydı ben özgür kız olamazdım."
Bi de şu vardı; Nil kızımız, bi boy büyüğü Ayşe ablasıyla röportajlaşıyor. Ayşe abla Nil olmanın formülünü soruyor da, cevap şaşırtmıyor: "Ailesinin kuzusu, sevgilisinin göz bebeği, üstüne biraz şımarıklık, biraz özgüven..."
Bendeyse durum; "Ailenin gözüne 30 yıl giremediğin gibi, sevgililerinin genelde ilaçlayıp telef etmek istediği bi kişi ol. Biraz sinir hastalığı -genetik-, bi tutam depresyon, bolca ayarsız neşe..."
Fakirliğin, dışlaklığın, hayatında bi ecnebi memleket görememişliğin, hatta oralardan kendine bi tütü etek, bi çift disaynır çizme, bi vintaj şapka alamamışlığın verdiği eziklikle, bu tür yazılara/açıklamalara tilt olurdum ben eskiden. Hani özgürlüğün yolu sanki ananın babanın cüzdanından geçiyormuş da, parası olmayan yeterli farkındalık üretemezmiş gibi.
Ya da sevgiye doyumsuzluğun, çok sesli mutluluğun tüm insanların gözünü yaşartmalıymış, dünya sana duyduğu kıskançlık dolu saygıyla önünde el pençe divan durmalıymış gibi, değil gibi...
Oysa şimdi bakıyorum, ne boş kızmalarmış bunlar; sana ne kızın tütüsünden? Pelin Batu'nun vintajından, yok efendim, ayşeözyılmazeli twitleyen 26 bin insandan? Ayşeyi bulsam ben de en az bi kez twitlemek isterim artık, Pelincim uyurken yanağına buse kondurur, Nil üstüme stage divesa, nazik nazik tutarım totoşundan.
Yani demem o ki miss mevlana oldum ben, gel nil, gel ayşe, gelin. Şımarıklığın şevkinde, biricikliğin bikbikinde olsanız yine de gelin, beni bozmaz. Babanın parasıyla gittiğin new yorkla özgür, kocanın parasıyla çektiğin videonla özgün, açtığın butiğinle instyle, krotörlediğin serginle kreatif olsan, yine de aferim tatlım sana.
Bundan kelli desdur edineceğimiz felsefemizi açıklıyorum ben gibin fakir hemşirelerim, tüm ezikliklerimize bire bir.
ŞÜKRET - HELAL ET (kurban) - DEVAM ET...
Yolumuz açık olsun.
Biterken...
Vög değip geçme, eski kapakları şahane. Ve ne kadar çok moda blogu var yarebbi, insanlık giyinmeseydi, halimiz ne olacaktı? Çok tembel, çok yorgun, çok bişibişi. herşeyçokgüzelolacak. ı belive.